Sayfalar

24 Aralık 2006 Pazar

ateş, ampul ve cam enjektör

Arada bir gözünü açabildiğinde, net olarak görebildiğin şey tepede sarı ışığını alabildiğince saçan çıplak ampuldür. Fonda ev halkının uğultulu konuşmaları, yem yiyen tavuklu çalar saatin tik takları ve televizyon sesi duyulur. Har har yanan sobanın sıcaklığı yüzüne vururken, geniş bir divanda burnuna kadar çektiğin battaniyenin altında bunalmış bir şekilde yatıyorsundur.

Hastalığın verdiği inanılmaz halsizlik ve ateşle yarı baygın yatarken, soğuk bir el alnına dokunup ateşini kontrol eder. “Ateşi düşmedi mi?” diye sorar dünyanın en güzel sesiyle annen, annesine. Onun sesini duyunca bütün gün döne döne yattığın divanda battaniyeyi sıyırıp gülümsersin. O da sana sıcacık gülümser ve kocaman bir öpücük kondurur alnına. İşten yeni dönmüş ve seni görmek için anneannenin evine uğramıştır. Onu görünce moralin düzelir ve biraz kendine gelirsin. Sana hazırladığı, içine ekmek doğranmış bol naneli yoğurt çorbasını zorla da olsa içersin.

Onlar yemek yerken kapı çalar. Kim olduğundan adın gibi eminsindir gelenin. İğneci “Uzun Bacaklı Feyzi Amca”dır gelen. Boyun kısa olduğu için değil gerçekten çok uzun boylu bir adamdır iğneci Feyzi. Pek konuşkan bir adam olmayıp, daima acelesi vardır. İğne yapılacak bir başka hastaya yetişmek için bisikleti ile yollara düşecektir işi bitince. Küçük siyah çantasından metal kapaklı iğne takımını çıkartır, içinden gerçekten uzun ve deliğini net bir şekilde görebileceğin kalın iğnesini alarak kaynatır. İğnesini kocaman cam enjektöre takıp, poponda yarım milimetrelik bir delik açar. Geride korkunç bir acı, popoda alkollü ıslak pamuk ve alkol kokusu bırakarak gider. 6 gün sabah akşam tekrarlanan bu işkence sonunda iyileşirsin.

Her kış, anneannenin evinde, oturma salonunda bu sahne tekrarlanıp durur. 80’lerin başında bizim oralarda çocuk olanların çoğu bunu benzer şekilde yaşamıştır…

Ebru ile konuşurken hatırladık bunu.

Hiç yorum yok: