Sayfalar

31 Temmuz 2007 Salı

outlook denen çöplük!

Her an, her yerden e-mail yağıyor. Direkt gönderilmiş ya da cc yapılmış tonlarca e-mail alıyorum. Bu cc mailler özellikle baş belası. Alakasız bir cc'den dolayı dün neredeyse başım belaya giriyordu.

En kötü yanı hiç kaçış olmaması. Telefonda yok dedirtirsin, faks gelmeyebilir ama bu e-mail öyle mi? İletildi bilgisinin üzerinde bi de okundu bilgisi veriyorsun. Kaç bakalım ondan sonra kaçabilirsen. Yani gayet ispatlı, gayet net biçimde kucağınıza düşüyor mevzular. Kıvırma, kaçma şansınız hiç yok. Gönder gitsin, ohh ne güzel... Yeter yaw!

27 Temmuz 2007 Cuma

Denizin çocukları


Havuz da neymiş? İnsanlar denizi unuttu valla. Öyle ki neredeyse "banal" oldu denize girmek.

- Hadi ordan! derler adama. Deniz dururken havuza girilir mi hiç?

Hele çocuklar? Mayona kum dolacak bi kere. Akşam üzeri, kumlu ellerinle karpuz yiyeceksin sularını akıta akıta. Üşüyünce denizde, sıcacık kumlara atacaksın kendini. Öyle ki, annen yıkarken seni duşta, söylenecek kafandaki kumlara bi ton. Terliğinin pardon "tokyo"nun tekini kaybedeceksin sonra kumsalda. Dalıp denizin dibinden kum çıkaracaksın bide (marifetlerini göstereceksin arkadaşlarına). Dalgalarla cebelleşip akşama kadar, dubadan atlayacaksın.

Nereden mi çıktı? Bayramoğlu plajlarında denize giren, sade ve mutlu insanları görüyorum her akşam eve dönerken. İçlerinde mayoları, ıslak saçları ile evlerinin yolunu tutarken, imrenerek bakıyorum onlara.

- Eyyy! Akçakoca ruhu!!! geldiysen masaya 3 kere vur.
- Theyy ki ne heeyyy! burdayım! DSİ Kampı'ndan kaç kişi kaldı geriye?
- Hakkaten yaw bide orası vardı...

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Tutmayın Beni!

Bayramoğlu'ndaki yazlık evi 15 gün gibi bir sürede gördük, aldık, taşındık. Herşey bir anda olup bitti. Salon ve balkon grubu hariç tüm eşyaları tam olan evi İkea'dan basit ve tabi ki ucuz mobilyalarla tamamladık. Şöyle doyasıya gezip, eni konu bakınacak vaktimiz olmadı hiç. Ev dekore etmek büyük bir keyif, alışveriş yapmak ise ayrı bir zevk. Daha tam kafama göre olmadı ama ortaya çıkan sonuçtan memnunum diyebilirim.

Yapacak daha çok iş var, özellikle minik dekoratif detaylarla ilgili arayışlarım sürüyor. Mevcut durumda bu evde en çok sevdiğim detayları derledim.


Bahçeyi ayrıca anlatacağım...

Oldu mu şimdi?

Hayır, hem bu kadar kendinden emin, mudanasız ve cool takılıp ta bu kadar batıl inanca sahip olmak ta nesi bilmiyorum? Yani güçlü ve öyle kolay kolay her şeye pabuç bırakmayan bir yapım var aslında. O kadar ki, batıl inançlarımı kendimden bile saklamaya çalışıyorum. Nedir yani? Asla bir giysiyi ters giyme, asla merdiven altından geçme, kara kedi görürsen yolunu değiştir ve hatta illa önünden geçmekte ısrar ederse yan dön! Yapmayayım diyorum yine yapıyorum, elimde değil. Saçmalık olduğunu bile bile yapıyorum.

Nazardan mesela, acayip korkarım. Eve nazar boncukları asar, "üzerlik" denilen nazar otunu yakıp oda oda gezdiririm. Anneme ve tüm ev halkına zorla kurşun döktürdüm geçen hafta. Gıcık oluyorum yaaa!

24 Temmuz 2007 Salı

Ulysses Moore ve Ejderhalarla Çalışmak


Okullar kapandığında Bora'ya hediye olarak kitap almaya söz vermiştim. Anlaşmamız şöyleydi: Ben karışmaksızın kitaplar seçecek, istediği sayıda kitap satın alacaktık. Metrocity'deki Nezih Kitabevi'ne gittik. Çocuk kitapları reyonunda 1 saate yakın incelemede bulundu. Sonuçta "Ejderha Bilimi" isimli harika bir kitap ile Ulysses Moore serisinin son kitabı olan "Maskeler Adası" romanını aldı.

Ejderha Bilimi kitabı; (sözüm ona!) dünyadaki ejderha türlerini anlatıyor. Kitabın baskısı, tasarımı ve kalitesi çok güzel. İçinde haritalar, üyelik kartı vb. eklentiler de var. Üyelik kartı, dünya üzerinde yaşayan ejderha bilimcilerini bir araya getiriyor. Bu bilimcüceleri pardon adamları, ejderhaları korumaya and içiyorlar ve gizlice örgütleniyorlar.

Ulysses Moore serisi ise fantastik bir çocuk romanı. 250 -300 sayfalık bu romanı, gece yatmadan önce 10-20 sayfa halinde ben okuyorum Bora'ya. Şu ana kadar seriden yayınlanan 4 kitap okuduk. 5.'yi dört gözle bekliyoruz. Benim de okumaya bayıldığım bu seri; Jason, Rick ve Julia adlı 3 maceraperest çocuğun serüvenlerine yer veriyor. İngiltere'de bulunan, Kilmore Koyu isimli esrarlı sahil kasabasında gizlenmiş Zaman Kapıları'ndan geçerek tarihte yolculuk yapan çocuklar, kapılar hakkındaki gizemleri ve kapıların gizli anahtarlarını bulmaya çalışıyorlar. Doğan Egmont Yayıncılık tarafından yayınlanan kitaplar gerçekten çok sürükleyici.

İstanbul'u yaşamak

İstanbul'da yaşıyoruz tamam, ama şehri ne kadar yaşıyoruz ki? Evden işe, işten markete, marketten alışveriş merkezlerine, sinemadan okula hep aynı çemberde geçiyor günler.

Geçtiğimiz Mayıs ayının son günü olan Cuma, biz işlerimizi, Bora okulunu asıp tarihi yarımadayı dolaşmaya gittik. Harem'den vapurla geçtik Eminönü'ne. Tarihi Postane binasına uğrayıp, babasının pul koleksiyonlarını görüp filateliye merak salan oğluma pullar aldık. Oradan tramvayla Yerebatan Sarnıcına ve Topkapı Sarayı'na gittik.


Dönüşte teleferikle Piyer Loti'ye çıkıp çay içtik. Yeni Cami'de kuşlara yem verip, yine geldiğimiz gibi vapurla döndük. Vapurda martılara simit atmayı da ihmal etmedik tabi.

Harika bir deneyimdi. Hafta içi şehirde boş boş gezinmek çok güzeldi. Tekrar yapmaya söz verdik. İşte fotoromanı...

23 Temmuz 2007 Pazartesi

Yüzde 50'ye Saygılarla!

Hasan Pulur'un 23 Temmuz 2007 tarihli Milliyet Gazetesi'ndeki köşesinden alınmıştır.

BRAVO aziz milletime, Aferin yüce milletimize, Şükranlarımızla birlikte takdirlerimizle... Tabii hepsine değil, bir bölümüne...
Demek onların laiklikten yana bir korkuları yokmuş, zaten destekledikleri AKP Genel Başkanı Erdoğan, bir tarihte "Laiklik elden gidecekmiş diyorlar, eeee millet isterse gider!" dememiş miydi?
İşte o gün, bugündür...
Güle güle laiklik!
Millet daha ne desin!
***
Oh çok şükür, bundan sonra "türban" diye bir sorunumuz kalmaz, herkes başını örter, gider okula, fakülteye, mahkemeye, daireye...
Çankaya'ya türbanlı "first lady" çıkamazmış.
Niye o!
Millet, laikliğe güle güle dedikten sonra, Çankaya'nın örtüsü, türbanı mı kalırmış?..
Bırakın başörtüsünü, türbanlı meselesini...
Siz "Şeyini şey ettiğimin şeyi!" diyen Meclis Başkanı'na bugüne kadar katlanmadınız mı?
Bundan sonra da katlanıverin ne olacak?
Daha nelere katlanacaksınız, hele bekleyin!
***
BU yazının hiçbir cümlesinde, istihza, ironi yoktur.
Bu gidiş, bugüne kadar eleştirdiğimiz ya da eleştirilen sorunların, sandığımız kadar seçmenin nezdinde itibarı olmadığının delilidir.
Hele öyle "gemiymiş, gemicikmiş" gibi safsataların kimsenin aklını karıştırmadığı, onların "teşehhüt miktarı" kadar düşünülmediği ortadadır.
Hele hele "Al ananı git!" lafı kimsenin kılına bile dokunmaz.
***
EĞER bir ülkenin yarısı böyle düşünüyorsa "Cumhuriyetin elden" gittiği ya da gideceği endişesini asla paylaşmıyorsa, geriye kalanlara seyretmek düşer.
***
AMA unutulmamalıdır ki, bu memlekette böyle düşünmeyenler de vardır.
Bugün yüzde elliyi alanlar, geri kalanın da bu ülkenin insanı, vatandaşı, yurttaşı olduğunu bileceklerdir.
Bilmezlerse ne olur?
Demokratik hukuk devleti olmaz.
***
ÇOK mu önemli?
Onda da haklısınız, "laiklik" elden giderse...
Hani geçenlerde yazdık. Burdur-Isparta maçında, Burdur maçın başında ilk golü atınca Ispartalılar başlamışlar bağırmaya:
"Biz bu golü saymeyoz!"
Burdurlular da karşılık vermiş:
"Sayceniz, sayceniz, sayceniz!"
Biz yüzde elliyi sayacağız, onlar da küsuratı...
***
HAAA az kaldı unutuyorduk, yeminli Deniz Baykal muhalifleri, sizden ne haber?
Deniz Baykal var diye oy vermediniz, hayırlı olsun!

20 Temmuz 2007 Cuma

şimdi gerçek çocuk oldu!


Çocuk dediğin koşar oynar, düşer yaralanır, yemek zamanı yakasından sürükleyerek eve getirirsin.

Şimdi artık Bora tam bu kıvamda. Yani gerçek bir çocuk... Günde 12 saat oyun ve eğlence mesaisinde. Yatınca uyumuyor, bayılıyor.

İlk düşüpte dizleri yaralandığında ağlayarak eve gelmiş, yatak döşep yatıp, en acıklı sesi ile;
- anne, ameliyat gerekiyor mu? diye sormuştu. Şimdi artık düşüp yaralandığında, yarasını yıkayıp, üfleyip koşmaya devam ediyor.

Apartman ve kent yaşantısından nasibini alan çocuğum, Play Station'un başında geçen yalnız çocukluğuna, yeni arkadaşlar, yeni maceralar ve eğlenceler kattı.

Darısı tüm çocukların başına...

Hatıralar Geçidi

Bayramoğlu'nda sık sık elektrik kesintisi oluyor. Geçen akşam yine bir kesinti sırasında bizim beyle çocukluğumuzu andık. 70'li yıllarda durmadan elektrikler kesilirdi. Böyle zamanlarda annem hemen "Elektrik Kesintisi Hattı"nı arardı :) Şurda oturuyoruz, elektrikler ne zaman gelecek diye sorardı. O zaman ışıldaklar yoktu, önce mumlar yakılır, eğer kesinti uzun sürerse, gaz lambası yada "Lüx Lambası" yakılırdı.

Lüx lambası; piknik tüpüne takılı bir cam fanus ve bezden oluşan, yanarken "tısssss" diye ses çıkartan bir tür ışık kaynağıydı. Eğer çocuksanız ve doğal olarak meraklıysanız, bir süre kullanıldıktan sonra gevrekleşen bu bezi parmaklarınızla sıkarak un ufak edersiniz. Faili meçhul biçimde ardınızda bıraktığınız bu olay, bir-iki tekrardan sonra başınıza patlar elbette.

O akşam aklımıza gelen bir diğer alet "Filit"ti. Yani filit pompası. Bisiklet pompasının ucuna takılı bir hazne içinde sıvı aerosol, yada böcek ilacı olurdu. Rahmetli anneannem pıs - fışşşh, pıs - fışşşh pompalardı bu filiti, haznenin ucundan fışkırırdı içindeki sıvı.
Ya kömürlü ütüye ne demeli? Hafta sonları bahçedeki ocakta yakılan odun ateşinin üzerinde, boyum kadar kazanda, su kaynatırdı anneannem. Sakız gibi beyaz çamaşırlarını bu kazanda kaynatır, asardı. Sonra odun kömürlerini ütünün içine koyar, gülle gibi ağır demir ütü ile ütülerdi kuruyanları.

Hey gidi hey, şaka maka devran değişmiş 34 yılda...

17 Temmuz 2007 Salı

RÜYA

Eskiden çok rüya görürdüm. 2 dakika şekerleme yapsam, anında maceradan maceraya koşar, uyandığımda ise her anını tüm keskinliği ile hatırlardım. Bir de çıkan rüyalarım vardı. Önemli olayları tüm detayları ile gördüğüm olmuştur.

Son 3 yıldır pek rüya görmez oldum. Az ama öz görüyorum. Yani önemli olaylar öncesinde ki genelde bunlar olumsuz şeyler, illaki rüyamda görüp gerilim ile beklemeye başlıyorum olacakları.

Sonuncusu yine böyle bir rüyaydı. Yazlığa taşındığımız ilk gece gördüm. Deprem oluyordu ve inşaat halindeki koskoca bir bina gözlerimizin önünde burkuluyor, eğilip bükülüyor ve sonunda yerle bir oluyordu. Akabinde bulanık bir denizde, rüzgarlı bir havada yüzmek istiyordum. Sabah korkuyla uyandım. Her zaman olduğu gibi, korkarak ve ürpererek eşime anlattım rüyamı. "Hayırdır inşallah" diyip unutmak istedik ama oldu sonunda. Tam 2 hafta sonra annemin rahatsızlık haberi geldi. Rüyam yine çıkmıştı. Dün akşam tekrar gözümde canlandı gördüklerim. Keşke dedim, keşke bir de anlamını çözüp, mani olabilseydim... Keşke...

9 Temmuz 2007 Pazartesi

ANNE

30 Haziran, Cumartesi sabahı babamdan gelen telefonla dünya başımıza yıkıldı. Annem evimizde felç geçirmiş, ambulans ile hastaneye kaldırılmıştı. Nasıl yola çıkıp, gittiğimizi anlatamam. Onu kolunda serumlarla yatakta görene dek hastalandığına inanamadım.

Benim annem hayat dolu, cıvıl cıvıl, 1 dakika yerinde oturamayan, ilerlemiş yaşına rağmen her zaman bakımlı ve şık bir kadındır. Onu orada yatarken görmek anlatılmaz bir üzüntü. Nasıl ebeveynlerin gözünde evlat her zaman büyümeyen bir çocuk ise, çocukların gözünde de anne-baba her zaman çocuklarının sığındığı güvenli bir liman, onları sarıp, koruyan, sakınan güçlü bir çınardır. Böyle hastalanmak, elden ayaktan düşmek nasıl mümkün olur ki? Anneler hastalanmaz, anneler of demez...

O iyileşecek ve bunu atlatacak biliyorum. O öyle kolay teslim olanlardan değildir. Hayata tutunan ve asla kendini bırakmayan bir kadın olduğu için, verilen tedaviyi eksiksiz uyguluyor. Egzersiz yapmaya can atıyor. Hatta verilenin 2 katı egzersiz yaptırıyor.

Allah kimseye bu üzüntüyü yaşatmasın. Hiç bir evladı böyle çaresiz bırakmasın.

Bugün annemi İstanbul'a getiriyoruz, ona gelin yatağı gibi bir yatak hazırladık.
Rahatı için babam, abim, B. ve eşimle her türlü hazırlığı yaptık.

Canım annem, hemen iyileş. Seni evine yürüyerek yolcu edeceğim. Unutmadan sana yeni bir de ruj aldım.