Sayfalar

28 Ekim 2008 Salı

Sevinç

Bu kadar önemsediğimin farkında değildim. Blog dostlarıma, onların yazı ve yorumlarına bu kadar alıştığımın da... Neyse ki çağdışı engelleme bitti ve serbest kürsü tekrar açıldı.. Büyük bir ayıptan geri dönüldü..
Blogumu da, dostlarımı da özlemiştim!

22 Ekim 2008 Çarşamba

Bu seferki bir başkaydı

Uykusuz gecenin yorgunluğu ya da her detayını bildiğin riskli bir yolculuğa çıkmanın tedirginliği mi, altüst olmuş hormonların bir oyunu ya da aylardır beklediğim mutlu sona ulaşmanın heyecanı mıdır bilmem, o sabah göz yaşlarıma söz geçiremedim...

Mavi ameliyat giysileri ile odadan sedye ile ayrılırken eşime, anne, babama ve Bora'ya veda ettim geçici olarak ve ağlayarak.

Ameliyathane girişine kadar benimle geldiler. Yol boyunca ağladım...

O sedyede, gözlerinden sürekli yaş süzülen kadının benimle uzaktan yakından ilgisi yoktu.
Ben ki ilkinde aslanlar gibi girip çıkmıştım doğuma, hatta ameliyathanede "bravo" almıştım.. "Ihh" dememiştim.

Bu seferki bir başkaydı. Salya sümük ve çok aciz bir haldeydim. Heyecanlı, tedirgin, endişeli, kendini bırakmış... Çok ama çok utanç verici ( ! )

Ne bileyim yani ben pek canlıyımdır, güçlü ve dayanıklıyımdır. Böyle bir doğumu asla hayal edemezdim.

İçeride epidurali ikinci denemede takabildi doktor. Oysa ki ne kadar güvenilir ellerdeydim.. Dr. Kut,ay Bey Bora'nın doğumunda da aynı anesteziyi yapmıştı bana ve yine birlikteydik..
Çok ama çok heyecanlıydım..

Ya operasyon başladığında nefesimin gittikçe daralmasına ne demeli?
"Dayan, 5 dakika sonra oğlun yanında olacak" diye ellerimi tutup, başımı okşayarak beni yüreklendirmeye çalışırlarken ben bebeğimden başka birşey düşünemiyor, heyecandan nefes alamıyordum.

Bedenime yapılan müdahale beni hafif hafif sarsarken, sık daha sık nefes almaya başladım ama yetmiyordu. Bir yandan göz yaşlarım ince ince yanaklarımdan süzülüyordu.. Oksijen maskesi ile yeniden derin nefes almaya başladım ve kendime geldim. İşte o anda bebeğimin çığlıklarını duydum (!) Hemen sağımdaki yatağa aldılar O'nu...

Allahım nasıl bir mucizeydi bu!

Oradaydı, pespembe, tortop birşeydi.. Ağlıyordu..
Sağlıklı olduğunu söylediler. Temizleyip, göğsüme koydular.
Uzanıp öptüm, öptüm öptüm, kokladım...
Ağlamayı aniden kesti. Nefis bir andı.

Sonra, O'nu götürdüler. Halime acıyan anestezi doktorum iznimi alarak beni 25 dakikalığına uyuttu. Allahım bin yıl uyumuş gibiydim. Uyandım... Gülümseyerek, sakinleşmiş olarak uyandım...

Herşey bitip dışarı çıktığımda eşim, Bora ve babam beni bekliyordu. Onları görünce yine ağladım...

Odama döndüğümde, Çağan oğlanı odamıza getirdiklerinde, annem elimi tuttuğunda, Bora ve bir tanem beni öptüklerinde yine ağladım..
Heyecan, sevinç, mutluluk, gurur, hayret, stres bir aradaydı...
Şükürler olsun... Sağlıkla aldık kollarımıza Çağan'ı..
Buncacık, küçücük şey nasıl büyüyecek onu düşünüyorum şimdi.

21 Ekim 2008 Salı

İlk söz

Ağlamaktan helak oldum.. Ameliyata girerken, çıkarken, bebeğimi koklarken, Boracığıma sarılırken...
En son hastaneden çıkarken hediye edilen günlüğün ilk sayfasındaki şu satırları okurken...
Bunu hazırlamak için Bora'dan yardım almışlar...


"Bu ilk söz sana doğduğun hastaneden yazıldı Arda bebek..
Kadıköy Acıbadem Hastanesi’nin 355 no’lu odasından, ilk yatağının başucundan, seni ilk görenlerden geleceğe uzanan birkaç söz…

Kardeş sevgisiyle yüklü güzel bir Ekim günü doktorun BS’nin yardımıyla getirdi anneciğin seni dünyaya. İlk emeği Dr. İD ve Sabiha hemşire verdiler sana, ilk arkadaşların Irmak, Kerem Alp, Ege ve Eymen bebek odasında.

Odana girer girmez saydam yatağının başında üzerine eğilmiş gördük ağabeyini, dışarı çağırdık birlikte hazırlayalım diye anneciğine babacığına bu sürprizi… Erdal öğretmen izin vermiş O’na bugün ağabey olacak diye. Okan, bütün arkadaşları yarın okula gidince saracaklar çevresini, dinleyecekler ondan ilk ağabeylik deneyimlerini…

Önce içerdekileri saydı bize: Annem, babam, KARDEŞİM, dedem, anneannem, babaannem, G. teyze…
Sonra da sorunca biz öğretmen olmak istediğini söyledi…
“Oldun bile” deyince…
“Evet” dedi… “Kardeşimin öğretmeni”

Ağabeyinden öğrendiğin ilk şey…
Onun en iyi bildiği şey: KARDEŞ SEVGİSİ olsun
Artık söz sizin…
Sözünüz özlü olsun.
Yazıda ölümsüz olsun…"

16 Ekim 2008 Perşembe

MUTLULUK


Mutluluk nedir?
Şu kocaman güzel gözlerden dışa vuran sevgi pırıltıları mı?
Herşeyden bihaber, masum, teslim olmuş, pembe yanaklı bu yeni hayat mı?
Bir evlada kardeş sevgisini tattırmış olmanın iç huzuru mu?
Yoksa tüm bunlara sahip olmak mı?

Hepsi ama hepsi...
Bu güzel tabloya bakıp bakıp "ne de iyi yapmışız" demekten alamıyoruz kendimizi.
Bundan daha derin ve büyük bir mutluluk yok inanın.

13 Ekim 2008 Pazartesi

Uykum kaçtı

Saat 02:30 oldu ama hala uyanığım. Uyuyamıyorum. Acayip heyecanlıyım. Yataktan kalkıp salona geldim. Tam 4 saat sonra tüm ev ahalisi uyanacak ve toplaşıp hastaneye gideceğiz. Operasyona saatler kaldı... Endişeli değil, heyecanlıyım...

Gece uyumakta zorlanacağımı tahmin ettiğimden, gözlerimden uyku akmasına rağmen tüm gün uyumadım. Hiç bir halta yaramadı.

Bugün akşama doğru bizimkiler ve eşimin ailesi geldi. Evde bir anda müthiş bir hareketlilik oldu. Hepsi yaşlı ve kulakları az duyduğundan mıdır bilmem, bağıra bağıra konuşuyorlar. Bir yandan da TV'de Alaturka Popstar açık. Salondan kaçıp mutfağa sığındım... Gece "Var mısın, yok musun" ile devam etti. Tüm stresimin üstüne Çin işkencesi gibi geldi.

Oysa eşim tüm gün odalara TV , uydu ve anten bağlantısı yapmakla uğraşmıştı. Planımız işe yaramadı...

Önümüzdeki bir kaç gün ev ahalisi ve Boracık atıştırır diye cevizli kek pişirdim, börek hazırlayıp, pişirmeden buzdolabına koydum. Neyse ki yardımcımız bir kaç gün bizde kalıp evi çekip çevirecek.

Bugün eş, dost, akraba (hatta şirketin Yönetim Kurulu Üyesi) herkes aradı. Müthiş moral buldum bundan. Hatırlanmak, sevilmek ne güzel (!) Eksik olmayın e mi?

Sevgili kocam bu hafta bana hiçbirşey yaptırmadı. Yemekleri dahi o hazırladı... Ben ne kadar kıpraşsamda durmadan frenledi. Hatta yatmadan yarın sabah için kahvaltı sofrasını da hazırladı.. Canım benim !

Bora yarını iple çekiyor. Yaygaracı bir çocuk olmadığından heyecanını öyle çok dışa vurmuyor ama ben anlıyorum, ölüyor meraktan... Bazen mahsunlaşıyor, o anlarda içim cız ediyor. Son bir aydır inanılmaz olgunlaştı ve sanki bir anda büyüdü. Ondaki bu değişimi hayretle ve birazda korkuyla izliyorum... Korkuyorum çünkü, küçük bebeğim artık büyüyor, olgunlaşıyor, bağımsızlaşıyor... Oysa bizim gözümüzde sadece minik bir kuzu O. Her an öpülesi, koklanası, sarılıp okşanası bir minik kuzu. İlk göz ağrım (!)

Offff!! Saat 3 olmuş... Yat uyu artık, zor bir gün seni bekliyor!!!
Umarım herşey yolunda gider...

11 Ekim 2008 Cumartesi

Bora

Yaa nasıl tatlı bir adam, nasıl pırıl pırıl bir evlattır bu (!)
Allah'a hergün şükrediyorum O'nu bana verdiği için ve dua ediyorum, hayatında hep iyi ve kendi gibi güzel yürekli insanlarla karşılaşsın diye.

O öyle bir sevencenlikle doludur ki, oyununun ortasında başka bir odadan seslenir durduk yerde:
- Anneeee!
- Efendim??
- Seni çoook seviyorum!
- Ben de seni seviyorum bir tanem....

Bu yaz Bayramoğlu'nda bir sabah sürpriz yapıp kahvaltı sofrası hazırladı bize... (boyu yetmediği için yemek servisi açmıştı ama olsun)
Ben kolay yoruluyorum diye!

Geçen gün öğle uykusundan kalktığımda yatağı toplamayıp öylece bırakmıştım. Normal şartlarda böyle dağınıklıklardan hoşlanmadığımı bildiği ve iyiden iyiye ağırlaşan halime acıdığı için kuzum gizlice toplamış, düzeltmiş yatağı.

Her hali, her sözü, güzel gözleri sevgi dolu oğlum...
İnşallah kardeşin de sana benzesin.


Ha bir de gözünün bozuk olduğundan şüpheleniyorduk. Haklıymışız. 1 derece miyop ve astigmat varmış kuzumun gözünde.
Birlikte özenerek seçtik gözlüklerini.
Hiç yadırgamadan ve söylenmeden takıyor.
Bu haliyle daha da büyük ve olgun mu gözüktü ne?

Kabus


Allam yarabbim... Son aylarda hemen her gece türlü çeşitli, fantastik rüya ve kabuslar toplu gösterimi var. Hamilelikte çok normalmiş ama artık dayanılmaz bir hal aldılar.

Dün geceki çok iğrençti. Bir sürü abuk subuk şey yaptıktan sonra doktora gidiyorum. Bana zorla botoks yapıyor.
- Dur, yapma!
falan demeye kalmadan çok seri biçimde cırt cırt batırıyor iğneyi elmacık kemiklerime ve çeneme. Çene kemiklerim büyüyor, çok çirkin...
Sonra soruyor:
- Göğüs uçlarını ne zaman takacağız (!!!???!?!)
- Neee!!!!!!???!??! (açıp bakıyorum yerlerinde yoklar)
Bu manyak doktor operasyonla almış onları, bişi bişiler yapıp takacakmış.
- Hemen tak yerine diyorum.
- Bi kaç haftaya takarız, yoğunum diyor.
- Olmaz Pazartesi doğum yapıcam, bebeğimi emzirmem gerek!! diyorum.

Bitmek bilmez bir diyaloğa ve pazarlığa girişiyoruz. Ben bi yandan hayretler içinde açıp açıp bakıyorum göğüslerime ve içimden "Allam niye aldırdım ben bunları???" diye hatırlamaya çalışıyorum...

Manyak bir rüyaydı, nefret ettim bilinçaltımdan....

7 Ekim 2008 Salı

Hayret

Yıllardır hamile gibiyim...
9 değil 19 ay oldu sanki...
Bekle bekle gelmiyor, sayılı gün geçmek bilmiyor.

Hiç çalışmamış gibi eve alışık, hiç kurtlu değil ve hiç koşturmamış gibi yorgun ve tembelim.
Geçmişi, tüm hafızası silinmiş gibi sersem ve şaşırganım.
Aynı filmi hergün tekrar tekrar izler gibiyim..

Bu ben miyim???

6 Ekim 2008 Pazartesi

Aferin bana....

Bu yaz bol bol kitap okudum demiştim ya... İşte bunların kısa bir özeti:

Yahudi Efendi - Toksöz B. Karasu
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerini anlatan kitapları çok severim. "Yahudi Efendi" bunlardan biri. Kitabı çok çok beğendim...

"Vahideddin’in meşru oğlu Ertuğrul’dan önce, Yahudi asıllı cariyelerinin birinden bir oğlu olur. Ancak sarayın bu çocuğu tanıması mümkün değildir. Adam Zakir adını verdikleri bu çocuk saraydan uzakta bir köşkte, Ermeni ve Müslüman öğretmenlerle büyütülür; bir yandan annesinden ötürü Yahudi kültürünü de öğrenmektedir. Ertuğrul’un kendisinin yerine padişah olacak olması Adam Zakir’in içindeki haseti beslerken, bir yandan da nefsini köreltmeye ve dinler arasındaki yolunu bulmaya çalışır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarını ve Cumhuriyet’in filizlendiği ilk yılları başarıyla anlatan Yahudi Efendi, dünyanın savaşlarla biçimlenen çehresini ve doğumundan itibaren huzurun peşinde koşan bir ruhun arayışlarını konu alıyor."

Veda - Ayşe Kulin
Ayşe Kulin, Osmanlı İmparatorluğu`nun son günlerinde, işgal altındaki İstanbul`da bir konakta yaşananları anlatıyor bu kitapta.
Yine harika bir anlatım, yine mükemmel bir öykü. Çok beğendim...

Sırça Tuzak - Nermin Bezmen
Bu kitabı satın aldığımda şu yazıyı yazmıştım. Kitabı okurken çok sıkıldım. Konu çok sıradan, betimlemelere boğulmuş anlatım bir süre sonra okuyucuyu da boğuyor. "Sadede gelmek için" sabırsızlanıyor insan okurken. Hani şu son günlerdeki TV dizileri var ya, ağır ağdalı gereksiz uzatılmış... Tam bir hayal kırıklığı.



Kurt Seyt & Murka - Nermin Bezmen
Nefis öykü "Kurt Seyt ve Shura"nın devam kitabı. Çarlık Rusyasında Muhafız alayı askeri olan yazarın dedesi Kurt Seyt'in gerçek, sıradışı ve tradejik yaşam öyküsünü anlatıyor.

1920'li yılların İstanbul'unda başlayan öykü, Seyit'in dinmeyen özlemlerini, inişli çıkışlı, durulmayan hayatını, yuh artık dedirten türden arabesk ötesi acılarla örülmüş yaşamını tüm detayları ile anlatıyor. İlk kitaba oranla biraz daha ağır bir dille ve çok fazla betimleme ile yazılmış olsa da, yakın tarih ve gerçek yaşam öykülerini sevenlerin kaçırmaması gereken bir eser.


Melekler ve Şeytanlar - Dan Brown
Dan Brown kitapları içinde okuma sırası gelmeyen bir bu kalmıştı. Nihayet becerip okuyabildim. Bekleneni veren, güzel kurgulanmış bir polisiye-macera kitabı. Öykü CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) ve "Parçacık Hızlandırma Deneyi"nin çevresinde gelişiyor. İlginç ki bu deney geçtiğimiz ay hayata geçirildi. Enteresan...

Musa'nın Gülü - Ergün Poyraz

Bu kitap serisi nedeni ile Ergenekon tutukluları arasında olan yazar, bu kitabında Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’ün geçmişini ve hakkında bilinmeyenleri gözler önüne seriyor.

İlginç ve belgelere dayalı iddialar içermekle birlikte, aynı olayı ve örneği defalarca, peş peşe tekrarlayan, aceleyle yazılıp yayınlanmış, bolca redaksiyona ihtiyacı olan kitabı dayanamayıp yarım bıraktım. Asla huyum değildir aslında...

Baba ve Piç - Elif Şafak

Uzun zamandır okunmayı bekleyen sansasyonel kitap. Bu Elif Şafak'la ilk buluşmam. Başlarda sıkıcı buldum ancak yarıdan sonrası hoşuma gitti ve ilgiyle okuyorum. Henüz bitmedi.

"Baba ve Piç, İstanbul-San Francisco hattında gidip geliyor: Müslüman-Türk Kazancı ailesiyle Ermeni asıllı Amerikalı Çakmakçıyanların 90 yıla yayılan öyküleri iç içe. Kederli bir geçmişi tamamen unutmak mı daha doğru, geçmiş bilincini beraberinde taşımak mı? Diğer yandan bir kadınlar romanı Baba ve Piç: Erkeklerin apansız ve açıklamasız ölüverdiği, geriye hep kadınların kaldığı bir sülaleden dört kuşak kadının hikâyesi. Anneannelerin, ciciannelerin, teyzelerin hafızalarıyla can bulan bu romanı severek okuyacaksınız." diyor tanıtımında...