Sayfalar

29 Ağustos 2009 Cumartesi

A tribute to Eci Vokke

Melis yazmış blogunda. "MJ için şahane bir site yapmışlar" demiş. Az bile demiş..
Hakikaten nefis olmuş. İnsanlar kendi moonwalk kayıtlarını siteye yüklüyor. Videolar peşpeşe ekranda akıyor ve bu sonsuza kadar uzayıp gidiyor...

İzlemeye doyamadım. Ben de ekleyeceğim yarın!!

Bugün doğum günüymüş yazık... Google logo yapmış.

Seni acayip çok seviyordum be Michael! Rahat uyu...

27 Ağustos 2009 Perşembe

Blogger pokesi

Bilsem Facebook’ta blogger pokesi yapıcam.

Şöyle mesela:

OİP kişisi sana;

“Adsız” çemkirmesi yolladı







Bebeğinin ennn! şeker fotoğrafını yolladı






Yemek tarifi yolladı








Bebeği uyumayan anne serzenişi yolladı










Gramer eziyeti yolladı







Blogger buluşması yolladı.






Varın gerisini siz uydurun.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Kütüphane arıyoruz

Bu akşam izlediği filmde görünce şöyle dedi "anne ben hiç gerçek kütüphane görmedim, nasıl oluyor acaba?" ve ekledi "İstanbul'da da tavana kadar kitaplar olan kütüphane var mı?"

Neden daha önce akıl etmedim diye hayıflandım.
İstanbul'a dönünce götürmek için söz verdim.

Şöyle yüksek tavanlı, duvarlar dolusu kitaplar olan, eski, köklü bir kütüphane göstermek istiyorum ona. Nette araştırdım, çok detaylı bir bilgi edinemedim. Bildiğiniz bir yer varsa, paylaşırsanız sevinirim....

25 Ağustos 2009 Salı

Orta sayfa güzeli

Çağan bütün yaz çimenlerde debelendi...
Annesiyle babası, "bir şey batar, kene hoplar" diyenlere kulak asmadı..

Bu yaz çiçeklerime hiç bakamadım.
Bu tombik çiçek dışında tabii...

Mutluluk böyle bir şey..
Ennee!!!!
Yaz bitiyor.. Eve dönüş zamanı yaklaşıyor.
Bakalım bu küçük adam dört duvara nasıl alışacak?

21 Ağustos 2009 Cuma

Buldum buldum!!


Günün en olmadık anında, zırrr!! çalar cep telefonu.
- Alooğ, bilmem ne sigortadan arıyorum, hayat sigortanız var mı? (kımıl kımıl uzun uzun konuşmalar)
- Hanımefendi, müsait değilim biirr! istemiyorum ikii!!!...
- Çok uygun koşullar sunuyoruz ama!
- Yok istemiyorum, teşekkür ederim (...kapat)
- Bir kaç hafta sonra yine arar bu... yine ve yine... kurtulamazsın..

Check-up kampanyası yapan hastanesi, indirimli fiyat sunan spor salonları, liste uzar gider...

Nasıl nefret ediyorum bunlardan bilemezsiniz blog halkı.
Bunların nerede kümelendiğini bulsam, dinlene dinlene dövebilirim topunu birden...

Şimdi kuntiz bir yöntem buldum. “Alo, hede höde ister misin?” diyene kadar, “taşındım artık canım benim, yurtdışında yaşıyorum” diyorum. Hemen kapatıyorlar...
Haberinizi ola..

20 Ağustos 2009 Perşembe

Karalama

tmek bilmez şirket toplantılarının, kasvetli ve uğultulu salonlarında doğdu..
Harita metodla kurşun kalemin aşkıyla yoğruldu.
Bir pixelden daha şekilli değildi belki ama cesaretliydi.

Çekmecelerden çıkıp blogda efsaneleşti...ti-ti-ti....

O-ooff!! bakın işte, yalandan karalağım şeyler :)) scanner yok kamerayla çektim...







18 Ağustos 2009 Salı

Anaammm...

İşte çocukluk fantezim: Quelle

Bugün e-mailime düşen reklamı ile beni masamdan alıp, 80'lerin başına götüren, sayfalarına günlerce bakıp "hangisini alsam" düşleri kurduğum arzu nesnesi.

Almancı bir ahbamız gelirken getirirdi kataloğu. Bayılırdım içindeki ürünlere. Kimbilir artık ne sanıyorsam evire çevire inceler, ürün seçer, anneme götürüp sorardım: "sen olsan neler alırdın?"diye.

O yıllar, şimdiki gibi her şeyin bolca ve ucuz olduğu, habire alışveriş yapılabilen bir dönem değildi. Sadece ihtiyaçlar sırayla alınırdı. O nedenle çok özenirdim, sayfalarda gördüklerime. Hayal kurmak parayla değil ya, her gün başka başka şeyler seçerdim.

Neyse, katalogdan satış yapan Quelle ölmemiş, hatta zamana uyup online olmuş.. Siteyi aceleyle inceledim. Çok ahım şahım bulmadım ama alışkanlık ya, bir kaç güzel ürün seçtim hemen. Fiyatlar oldukça makul.

Ben olsam şunları alırdım.



Ya siz?

17 Ağustos 2009 Pazartesi

anime haller

Yakında....
[ vay vay! bildiğin teaser!! ]

Hayaller alemi


Bora son günlerde Pippi Uzun Çorap ve Jules Verne –Aya Yolculuk kitaplarını okudu.
Benim de canım çekti. Aldım bunları tekrar okumak için başucuma koydum.

Çocukken de kitaplara bayılırdım. Çoğu resimsiz olduğundan, okurken çok acayip hayallere dalardım. Her şey kafamda canlanır, okudukça düşümde yarattığım ve sadece benim bildiğim o gizli dünyada yaşardım.

Şimdi sıra oğlumda. Kim bilir o neler hayal ediyor? Şimdiki çocuklar bizim kadar saf ve steril olmadığından eminim çok daha renkli ve belki de gerçekçi düşler kuruyor.

Ama yine de o okudukça ben çok seviniyorum. Sanki sadece Bora ve benim bildiğimiz, gizli bir yer, ortak bir sırrımız olmuşçasına hınzırca gülümsüyorum içimden.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Dibi tutmuş


Etrafta sıkça görüyorum.
Takım elbise, beyaz gömlek içinde kapkara suratlı adamlar.
Ya da bembeyaz bir dekolteden yükselen, siyah bir boyun ve kapkavruk bir yüz.
Hatta bazen bu bronzlukla yetinmeyip, pudraya ve daha adını düşünürken sıkıldığım tonla kozmetiğe batmış yaz insanları.

Ben bu manzaradan inanın hoşlanmıyorum. Aşırı bronzluk gerçekten güzel ve estetik değil. Bence artık güneşin altında bir o yana bir bu yana dönerek güneşlenmeyi bırakalım. Güneş hiç de sandığımız kadar masum değil...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Bu böyle

Canım şöyle şahane çikolatalı bir dondurma çekti. Hayaller kurup oturuken aklıma geldi. Akıllı bir marka çıksa, Nutella'lı dondurma yapsa, piyasayı sallar, paraları yuvarlar.
Nutelalı Magnum mesela!!!
(Bak tutup da yaparsanız fikir hakkımı isterim ona göre)

Nafile sohbetler

Yiğit Özgür

Bir ara, yeni bir bebeğin yaşama kattığı olumlu şeyleri görmenin, zorluklarla baş edebilmenin ilk adımı olduğunu yazmıştım. Yeni bir bebekle yaşamak hiç de kolay değil, ancak dünyanın sonu da değil. Biraz iyimserlik, biraz olumlu düşünce, biraz sabır ve tabi disiplin.. Böyle başlayınca, işlerin yoluna koyulması daha kolay oluyor sanki.

Bu kadar büyütmeye de gerek yok. Yese de yemese de, uyusa da uyumasa da tüm bebekler bir şekilde büyüyüp gitmiyor mu sonuçta?

Çağan dalmaya hazırlanıyor

Geçenlerde bir yaşını henüz geçmiş oğluyla yanımıza oturan bir anneyle sohbet ettik. Çağan ve onun oğlu birlikte oynaşırken, alışıldığı üzere “sizinki uyuyor mu, yiyor mu, kaç kilo” ve daha bir sürü soru sordu bana. Ben açıkçası bu tip sohbetlerden kaçıyorum. Çünkü korkuyorum. Bilen bilir, bu Murphy kanunu gibidir. Yiyor dersin yemez, uyuyor dersin uyumaz çocuk. Hep tersini yapar.

Ben bu soruları “eh, peh” diye yuvarlak cevaplarla geçiştirdim, ama annemiz çok doluymuş, başladı anlatmaya. “Bizimkisi çok fena, canıma okuyor” diye başladı. Bebeği her gece 7-8 kez uyanıyormuş ve meme emmeden uyumuyormuş. Asıl ilginci annenin sütü biteli çok olmuş. Yemeğini gezerek yiyormuş falan falan.

Bebeği düzene alıştırması, kurallar koyması ve uygulaması gerektiğinden, böyle olursa her ikisinin de rahat edeceğinden bahsedecek oldum, dinlemedi bile. Gece uyanmasın diye çocuğu gündüz az uyutup akşam geç yatırıyormuş. “Yorgun çocuk daha zor ve az uyur” diyecek oldum, “yok yok bizimkisi kimseye benzemez” dedi. Bin bir bahane üretti. Daha fazla konuşmanın kimseye faydası olmayacağını anlayınca boşverdim.

Aslında bebek değil, kendisi kendisine eziyet ediyor. Ondan sonra da “çocuk mu, illalah! Bir daha asla!” diyor. Bence haksızlık ediyor.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Huggies vs Prima


Çocuklarımız söz konusu olunca, biz anne babalar her şeyin en iyisini isteriz. Peki tercihlerimizi neler yönlendiriyor?

Kendim için şöyle bir sıralama yapabilirim: Deneyim, tavsiye, izlenim ve güven.

Tam olarak, bir markaya yapışıp kalan tüketici tipiyim ben. Deneyip, güvenirsem kolay kolay vazgeçmem. Öyle güvenirim ki, yeri gelir hatasını bile hoş görürüm. Kalitesine güvendiğim bir markaya, fazladan para ödemeyi göze alırım. Bir ürününden memnun kaldığım markanın, diğer ürünlerini de denerim.

Peki ya yollar kesişirse? Yani markaların ürünleri arasında ilerlerken aynı üründe çakışırsak.. Nitekim bu postun yazılma sebebi de bu.
Bebek bezi seçimi.

Biz Bora’ya da, yakın bir geçmişe kadar Çağan’a da Prima bebek bezi kullandık. Nedense hiç hangi marka alsak diye düşünmedik, rafta hiç başka ürün aramadık. İlk kullanımda yani Bora bebekken, arkadaşlarımızın tavsiyesi ve markanın güvenilir imajı bizi ikna etmişti, sonrasında da üründen memnun olmamız yetti.

Bu yıl ezber bozan olaylar Huggies Mayo Bez kullanmamızla başladı. Üründen çok memnun kaldık. Ürünün alternatifi olmayışına, Prima’nın bu segmenti boş bırakmış olmasına inanamadım. Prima’nın bu açığı bizi yeni bir marka deneyimine itti ve Huggies ile ilk kıvılcım çaktı.

Bir süredir Prima’yla sorunlarımız vardı aslında. Ölçü sorunu bunların en önemlisiydi. Çağan’a hep kilosunun bir üzerindeki bedende bez kullanmak zorunda kalıyordum. Şu anda 5 numara bez iyi oluyor, oysa 4+ tam onun kilosuna karşılık geliyor. Bir de esnek bant konusu var ki o da ayrı dert. Prima’nın Aktif Bebek serisi esnek bantlı ve düz bantlısına oranla fiyatı daha pahalı. E hem bedenden hem esnek banttan fark ödeyince insan huzursuz oluyor. Kaldı ki bu fiyat farkına razı olduğumuz halde 5 numara esnek bantlı üründen bulamıyoruz... Son kusur da koku. Bana Prima’nın kokusu biraz ağır geliyor.

Geçenlerde Huggies Mayo Bez alışverişi sonrasında, eşime yine Huggies’in bez numunesini vermişler markette. Denedik. 4 tam oldu. Hem esnek bantlı hem yumuşak hem de daha hesaplı. Üstelik koku da yok.

İşte bu basit deneyim Prima ile vedalaşmamıza neden oldu. Şimdi artık bir süredir “Anne kucağı gibi rahat” temalı reklam filmiyle bana göz kırpan ve sonrasında ürünleri ile gönlümü kazanan Huggies’i kullanıyoruz.

Dün eşim yeni paketlerimizi aldı. Paketlerin yanında üç adet ıslak mendil hediyesi vardı. Bu mendillerin tanesi 5 TL (!) kadar.

Buradan Prima’ya çıkacak epey ders var bence:
  • Mayo bezi Türkiye’de pazarlamamakla, meydanı boş bırakıyor, tüketicinizi yeni marka deneyiminin tehlikeli sularına bırakıyorsunuz
  • Esnek bantsız ürünle hangi segmente eğiliyorsunuz bilmiyorum ama, bant için ekstra fiyat farkı ödemek olumsuz intiba uyandırıyor. Hem bantsız ürünleri tamamen kaldırsanız ya?
  • Beden ölçülerinizi gözden geçirmelisiniz.
  • Şu koku meselesini halletseniz iyi olur.
ANKET: ARAŞTIRMACI BLOGGER OİP YÜZYILIN (!) MARKA ANKETİNE İMZA ATIYOR :)) BAKALIM BEZ LİGİNDE MARKALAR NE DURUMDA. ANKET HEMEN SAYFANIN SAĞINDA.. TIKLAYIVERİN Bİ ZAHMET.

19 kasım 2009 edit:
Tıklandı evet. Sonuç ne idi onu da koymak lazım değil mi?


Ya da diğer bir değişle:

Böyleyken böyle....

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Okumayı eğlenceli hale getirmek

Bu fotoğraf karne günü okulda çekilmişti.

Bora için yaz tatili tüm hızıyla devam ederken, hem günün sıcak saatlerini evde geçirerek dinlenmesi hem de okula ve okumaya dönük becerilerinin azalmaması amacıyla 1-1,5 saatlik okuma, çalışma programı uyguluyoruz.

Ona hergün kitap haricinde, ilgisini çekecek gazete haberleri okutuyorum. Böylece hem genel kültürü artıyor hem de faydalı bilgiler ediniyor. Akşam yemeklerinde bize öğrendiği bilgileri heyecanla anlatıyor.

Bu hafta onun için seçtiğim haberler şöyle:
Gösteri yunuslarıyla ilgili:Gülümsediklerine aldanmayın onlar ölürken de gülümsüyor

Hep ihmal ettiği bir konu: Çocukların su ihtiyacı


4 Ağustos 2009 Salı

Android


Daha genç görünebilmek için vücuduna ultrason verdirip fazla yağlarını yok ettirmiş. Yüzüne ve boynuna ceninlerden (!!) elde edilen genç hücreler enjekte ettirip yeniletmiş. Vücuduna törpüleme işlemi yaptırmış.
Ola ola, bunu olmuş..
Kusucam galiba...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Selam çaktım sana arabadaki yorgun kız


Kumsallarda karpuzun suları akıtıla akıtıla, ısırılarak yendiği, bunun ayıp sayılmadığı yıllardı. Modernlik, kibarlık çıtası henüz o kadar yükselmemişti. Karpuz çekirdeklerini taramalı tüfek mermisi gibi dişlerimizin arasından kumsala saydırırdık, yaşıtlarımla.

Okullar kapanmadan, yani yaz tatilinden önce, çok sıcak olan bazı hafta sonları günü birlik denize giderdik. Şezlong ya da reklam şemsiyesi pek nadir bulunurdu. Kuma serilen havlularda oranıza buranıza kum dola dola yatardınız. Gölgelik olarak, babamın uzun uğraşılarla kurduğu, önde iki uzun arkada iki kısa sopaya bağlanmış, bir örtü iş görürdü. Üçgen bir çadırdı sanki bu.

Şile bezi askılı giysilerle ve tokyo giyerek gezmek ayıp/demode sayılmıyordu. Portatif buzluktan çıkarılan soğuk kola ve sular içilir, ekmek arası kuru köfte ve karpuzla karın doyurulurdu. Sıcaktan korunmak için hep denizin kıyısında, suların içinden yürüyen dondurmacıdan alınan kağıt helva arası dondurma ile sonuçlanan o mutlu günler daha dün gibi aklımda.

Denizden çıkılıp, tuzdan gerilmiş, güneşten yanmış yorgun vücutlarımızı zorla arabaya kadar sürükler, güneşin altında hamama dönmüş arbanın arka koltuğunda iki büklüm, havlular arasında mayomuzu değiştirirdik abimle. İşte bu gezilerin en sevmediğim anı budur. O arabanın içindeki buhranlı halimi hatırladıkça, hala fenalıklar basar içime.

Dün akşam üzeri bisikletle markete giderken, plajın yanındaki otopark bu manzarayla doluydu. Minibüste, arabada giyinip soyunan çocular gördüm. Onlara hınzırca gülümseyip geçtim yanlarından. İçimden bir iyimserlik, bir mutluluk dalgası geçti.
Yeniden çocuk olmak istedim....