Sayfalar

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Anne Kıyağı

Zamanın nasıl hızlı geçtiğini anlamak için fotoğraflara bakmalı.
Buraya ilk taşındığımız yaz çekmiştim bu fotoğrafları. Yani 2007 yazında. Nereden nereye... 

İnsan çocukken nasıl da hızlı büyüdüğünü, zamanın su gibi akıp geçtiğini falan anlayamıyor bi türlü. Hep bir isyan halleri. Şimdi şu iki resim arasındaki farkı görse, gurur duyar kendiyle kesin. Aslında bakıyor bakıyor da, görmüyor bi türlü. Hiç bir zaman yeterince büyümüş bulmuyor kendisini.

Bir kitapta, "13 yaşın altındaki çocuklara, bebek emanet etmeyin" yazıyordu. Nasıl da haklıymış bunu diyen. Bir kez, kapıyı açık bırakıp giden abi ve arkadaşlarının peşinden yollara dökülen ve taaa nerelerde ele geçen minnak hikayemiz var mesela. Ya anne bagajdaki paketleri almaya çalışırken, abinin elinden tutup kaldırımdan eve giderken, kendini yolun ortasında bulan minnak hikayesine ne demeli?? Abi nerde mi? Tabi ki bir arkadaşıyla karşılaşmış ve sohbete dalmış... Yok yok akılsızlık bende. Yani bile bile ona bu küçük adamı emanet edende. Aklı beş değil on karış havada malesef bizim oğlanın. Dönem gereği böyleymiş bu, "bizimki yapmaz" dememeliymiş insan.

O kadar ki, bi ton havayla uzattığı saçlarını taramayı bile alkıl edemiyor!??! Yemek saatlerini unutuyor hatta!!! Eee bu kadar unutkanlık üst üste gelince, anne-baba sinirlenmeye başlıyor doğal olarak. Bir anlat, iki uyar, üç söylen, dört çemkir derken, sıra cezaya geliyor. Ama annesi Boracığına kıyamadığından, uzunca bir nutuk dinleyip, kös kös yatağa giden oğlunun ardından oturup, bir "kıyak" panosu hazırlıyor:)

Bu bizim sokak kapısının ardında asılı şu anda. Bora çıkmadan son kontrollerini buna bakıp yapıyor. Eğer hatalar devam ederse, sağlam bir ceza bekliyor onu... *Check Point PS oyunlarından geliyor:)*

26 Ağustos 2010 Perşembe

23 Ağustos 2010 Pazartesi

neredesiniz???


şştt! ben burdayım mesela:))

Gece bahçesi:))

Bugün farkettim. Elimdeki yiyecek yere düşünce ya da ne bileyim tozlu falan bişeyi tutmadan önce iyice üflüyorum mutlaka. Bu üfleme işinin aslı astarı nedir?? Küçüklükten gelen ve ne hikmetse hala gafilce güvendiğim ilkel bir sterilizasyon(!) metodu!

Oyunda duvara çarpan arabaya sinirlenmiş... 

Bu kanepede ne güzel anlara ait, ne nefis kareler çekildi bilseniz:))

 Sanırsın tapu kadastro memuru... Her gün siteyi karış karış geziyor.

- Mutluluğun resmini yapabilir misin OYİP???
+ Seni mi kırıcam, yaparız bişiler:))
 

20 Ağustos 2010 Cuma

Resimsiz ve ciddi gibi bir yazı

Bu sabah yataktan OİP olarak değil de koskoca bir duygu öbeği şeklinde kalktım nedense?? Bazı sabahlar olur bu bana. Artık gördüğüm rüyalardan mıdır, yoksa günlük hay huylardan arınmış, öylece kendisiyle başbaşa kalmış ruhun iç döküşünden midir bilmem?

Gereğinden fazla mantığıyla hareket eden bir insan olduğum için oluyor bu bence. Mantığım olaylar karşısında “tamam bu böyle, oyalanma, hadi devam” diyor, ben de başımı itaatkar biçimde sallayıp devam ediyorum. Şöyle doya doya üzül, dövün falan yok yani anlayacağınız... Bence o da bir ihtiyaç aslında. Nedir yani, insanız işte. Dur iki rahat bırak da, üzüntümüzü, endişelerimiz, pişmanlığımızı, duygularımızı doya doya yaşayalım di mi? Yok!!
"Neden zaman kaybedeceksin. Neyi değiştirir ki bu yaptıkların. Güçlüsün sen. Üstesinden gelirsin. Ölçtün biçtin işte. Bırak şimdi ah vahı da yüzünü olumlu duygulara, umutlara falan dön. Mutluluğuyla avunacağın ne çok şey var hayatında, onlara sarıl” der.
Mantıklı(!) bulurum bu dediklerini ve aynen yaparım ben de.


Ama zaman zaman acılanmaya ihtiyaç duyuyor ruhumuz sanki. Acılarla, üzüntülerle coşmaya, beslenmeye.... İşte bu sabah, tam da uykudan gözlerimi pıt diye açtığım anda, gözlerim doldu aniden. “Dur” dedim duygularıma. “N’oluyosun?”

“Bırak beni kontrol etmeyi şimdi. Bırakta rahatça efkarlanayım şu sabahın sakinliğinde” dedi. Baktım kararlı, bıraktım, takıldı kendince....

Şöyle dedi:
"Yaşamından ansızın kopup giden dosta üzüldüm. gideli çok zaman oldu biliyorum, haklıydı da gitmekte... mantıklıydı(!) gidiş sebepleri. ama işte n'apıyım özlüyorum. görünce bi kötü oldum"

sonra devam etti...
"Bi de asıl çook uzaklara gitme ihtimali olan babamıza takıldı aklım"

"Yapma" dedim "teklif almış işte ne güzel. heyecanla anlattı ya dün gece, gayet mantıklı (!) görünüyordu herşey. Hem ben dedim ya kendisine “rahat ol sen, karar verirken bizim için endişe etme, beni bilirsin güçlüyümdür, başa çıkarım” diye... öyleyimdir biliyosun..."
"Biliyorum biliyorum da, çok uzak işte..."

Diye konuşa konuşa çıktık evden. Yolda her sabah kulak verdiğim, "günün öne çıkan haberlerinden derlenen özetleri" sunan ablayı dinlemeye tahammülüm yoktu hiç. El yordamıyla uzandığım CD’nin ilk parçası sahneye güzel uydu. Baz’ın solisti arsız ve çocuksu tondaki sesiyle Belivers’ı söylüyordu... I've been thinking, since we're talking, the situations bugging me, I'm reminiscing, confusion's cruising..tım tım tımm......

Parçayı 3 kez üst üste çaldım. 2000’lerin başını özlediğini söyledi duygularım...

Otoparka varınca "yeter artık" dedim... Üzüntülerimi, endişelerimi bi saklama kabına koyup bıraktım torpidoya. Yan koltuktaki Uykusuz'un “Umut Sarıkaya” sayfasına göz kırpıp indim arabadan. Bıraktım kendimi hayata...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

17 Ağustos 2010 Salı

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Kadınların kabusu - 2

Tuvalette uzun uzun oturduktan sonra, minicik şortla dolaşmak!

Kadınların yerli yersiz bi sürü korkusu var. Kendimden biliyorum. Sordum size, yazdınız bi ton. Şimdi oturup korkularımızı çiziyorum. Bu sefer birlikte çalışıyoruz:)) Güzel bir seri olacak sanırım.

Annem balkondan bildiriyor

iki tane olsa, bi onu bi bunu yesem keşke:))

İnsanların yaşlarıyla merak katsayıları paralel artıyor bence. Etrafınızdaki yaşlı insanları, emeklileri falan düşünün bir. Uğraşacak meşgale kalmadığından olsa gerek, tüm alıcılarını açıp etraflarında gelişen olaylara odaklanıyorlar. Kendi annemden biliyorum. Sağolsun bütün gün niteliksiz bilgilerle doldurduğu dimağını, akşam iş dönüşü cömertçe bana sunar. Konu komşu hakkında istihbarat soruları sorar. Aldığı yanıtlar kifayetsiz kaldıkça da yorumların dozunu artırıp, senaryolar yazmaya başlar...

Geçen hafta bizdeydiler, mesela şöyle şeyler oldu:

- bu komşu da bi dakika oturmuyor evinde, durmadan bi yerlere gidip geliyor. işi gücü yok mu bunun?
+ yok anne. emekli bu. fellik fellik geziyor böyle.
- şu geçen adam nereli peki?
+ ne biliyim ki ben, hiç aklıma gelip de sormadım...
- karşıdaki kadının oğlu hangi okulda okuyor?
+ ayy bilmiyorum....
- bence kesin karadenizli bu adam. burnundan anladım.
+ ımmph... (bravo)
- bak şu genç kadın çocuğunu hep kucağında gezdiriyor. ne kötü alıştırmışlar yazık.
+ hani??! hankisi!! hıhı...
- adam karadenizli kesin. kızı da aynı buna benzemiş. onun da burnu baya hörmetli. annesi de epey kilolu maşallah...
+ kesin evet... (ohhooo sülaleye sarmaya başladı şimdi de)
- kadının oğlu hangi okulda demiştin?
+ dememiştim..
- ay insan merak edip sormaz mı komşusuna. onlar nereli peki?
+ bak onu da sormadım akıl edip.. sorarım ilk fırsatta...
- karadenizli adamların misafiri geldi heralde... baksana balkon epey kalabalık. tabi bunların sülalesi kalabalık olur.
+ .........(off allam ölmek istiyorum)

Kesin emeklilikte uğraşacak meşgale bulmak lazım, kesin. Hele ki balkonda oturmaya başlarsam biri uyarsın beni.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Kadınların Kabusu

Diyin bakalım, sizin olmadık korkularınız neler?? Çizicem hepsini bir bir :))

10 Ağustos 2010 Salı

Evlilik beni eğitti

Cuma ve Pazartesi izinleriyle katmerlendirilmiş hafta sonu tatilim sonunda bitti. Sonunda diyor olmam, tatili sevmediğim anlamında değil, evde kendini kaybeden insan olmanın yarattığı yorgunluğa bir göndermedir aslında.

Pişir, taşır, topla, yıka et derken küçük çaplı bir hizmetçilik sendromu atlattığımı söylemeliyim. Evet evet tam anlamıyla hizmetçilikti bu yaptığım. İspatı da yanıbaşımda. Yanıbaşım, komşum oluyor. Kendisinin önlüklü falan, bayağı bi bildiğin hizmetçisi var. Balkonu süpürürken, mutfakta bişiler yaparken falan gelip geçiyor ve selamlaşıyoruz kendisiyle. Sanırım bu önlüklü, beni gördükçe seviniyor için için. “Ulan” diyor “hiç olmazsa ben para karşılığı yapıyorum bu işi, bi de şuna bak...”


Dün böyle için için kaderime söylenirken, evli kaldığı sekiz yılı eğitim olarak algılayan kadın sanatçı geldi aklıma. “Leyyn!!” dedim “benim ki de eğitim aslında, hem de aslanlar gibi komanda eğitimi!” O apla deneyimlerini(!) TV’de bir program yapıp, kadınlara aktarmak istiyormuş. “Hadi ordan” dedim içimden. “Ben 13 yıldır bu işin doktorasını yapmışım. Tası tarağı toplayıp bir kanalın kapısını çalsam sana mı yaptırırlar o programı bana mı? Çalışmadan etmeden, hem de dadılı, hizmetçili ortamlarda annelik-evlilik kolay, gel asıl benim yaptığımı yap bakalım bayan Eliçe. Sustun tabi, seni keliçe seni. “

Eliçeyle sohbeti bi kenara bırakıp, bulaşık makinesini boşaltmaya başladım. Birazdan akşam için sofra hazırlamam lazımdı. Altını dolduran Çağan, beziyle ortalığı kokuta kokuta salınırken, eliçoyla sohbet etmek benim için lükstü. Çağan kokulu bezden ibaret adem kostümüyle balkona çıktı. Peşinden gittim. Komşum, küçük bir hanımefendi şeklinde giydirdiği kızının elini tutmuş, kuşandığı tasarımlı elbisesi ve aynı renkteki ojeli elleriyle bize el sallayıp, mutlu, dinlenmiş ve bakımlı bir gülüş fırlattı. Kokulu bezle birlikte, tişört-şort kombinli(!) halimle onlara karşılık verdik. Önlüklü o sırada, balkona akşam için sofra hazırlarken göz ucuyla bana bakıp “yazık lan” diyen mahcup bir gülümseme fırlattı... Kokulu bezi kapıp içeri girerken, içimden bi ses şöyle dedi: “gül sen gül, program yapıp parayı bulunca görücem ben seni”

3 Ağustos 2010 Salı

3 kadın 3 blog

Biraz da yenilikler, güzellikler peşinde koşalım di mi ama?
Sevdiğim üç blogu takdim edeyim size.... Gününüze keyif ve renk gelsin!!
  • Tespit karikatürlerimin yazı şeklinde ve tadından yenmez gibi olanını yazan kadın tip of the day
  • Ortadan ikiye ayrılsam bi türlü çizemeyeceğim şeyleri çizen, harika ecnebi kadın missed connections
  • Bi o kadar keyif veren kolajların yaratıcısı başka bir harika kadın (diğer masterım)  meral erdoğan

tıklayın durun şimdi... kafadan bir saatiniz gitti haberiniz ola.))

Bumerang!!