Sayfalar

29 Eylül 2010 Çarşamba

27 Eylül 2010 Pazartesi

Kutukafa 1 yaşında!!!

Ne hayırsız anneymişim ben meğer?!!
Bu kutukafanın çekmecelerden çıkıp, sizlerle buluşmasının üzerinden bir yıl geçmiş. Aslında 17 Ağustos'muş tam geliş tarihi de, ben atlamışım.

Ne iyi etmişim de göstermişim onu size.
Ne iyi etmişim de ilkel milkel demeyip çizmişim ha babam.
Ne iyi etmişim de açmışım bu blogu.
Ben ve kutukafam teşekkür ediyoruz sizlere.
Devam edeceğiz sizler için çizmeye :))

25 Eylül 2010 Cumartesi

Hisli bir yazı

Şu sıralar, çocuklarla ilgili duygularım karmakarışık... İkinci annelik deneyimini yaşıyor olmak büyük bir keyif. Çağan'la ilgili çok rahat ve huzurluyum aslında. Hata yapmaktan korkmadan, neyin nasıl olacağını önceden kestirerek ya da ne biliyim, bazı şeyleri oluruna bırakmanın en iyisi olacağını bilerek yaşamak huzur veriyor.

Sanki kendi kendime birşeyi ispatlamışım gibi içim huzurlu. Yani ilk çocuk, anne-baba için bir sınav sanki. Biz de o sınavdan iyi not almışız da, artık bundan sonra çocuk konusunda ehilmişiz gibi bir rehavet içindeyim.

Çağan genel olarak iyi gidiyor. Kurallara uymayı bilen, bize aşırı bağımlı olmadan işlerini halledebilen bir çocuk. Oldukça da sosyal. Büyük ölçüde abiyi örnek alıyor. Demin bahsettiğim rehavetin sebebi bir ölçüde bu sanırım. Önünde iyi yetişmiş bir abi örneği olması. Sanırım anneannemin lafıydı: "İlk çocuk nasıl terbiye alırsa, takip edenler aynı terbiyeyle büyür" Bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Abi önemli ölçüde rol model oluyor minnaka.
Sanki mesele Çağan'ı büyütmek değil de Bora'yı büyütmek gibi geliyor bana. Çevrede gördüğüm genç erkeklere takılıyor gözüm. Hele ki bizimkine benzeyen birini gördüm mü gözlerim doluyor, çok duygulanıyorum. Bir kaç yıla genç bir erkek olacak oğlum. Bu bana çok heyecan veriyor. Bir insan, bir birey yetiştirmenin sorumluluğu öyle büyük ki... Değerleri olan, saygılı, çevresindekileri kendinden fazla önemseyen sevgi dolu bir çocuk Bora. Bu aşırı duyarlılığı nedeniyle incinmesinden korkuyorum bazen.

Şu anda ikisi de insan ömrünün en hızlı büyüme evresini yaşıyorlar. Bebeklik ve ergenlik... Ve ben, bu baş döndürücü değişimin ortasında, sakin kalmaya, tempoyu yakalamaya, onlara ayak uydurmaya, hata yapmamaya çalışıyorum...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Haber Analiz: İmaj Meykır

Akıl defteri denen şeye, adı üstünde akıllı şeyler yazılır, çizilir.
E defter benim olunca doğal olarak "olmadık" şeyler yapıştırmış etmişim.
Alın defterden size bir haber analiz...

not: biliyorum bu ara ihmal ediyorum blogu.. ama çook işim var be blog insanları.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kutukafanı seç!!

Önceki gün blogumun izleyici sayısı 500'e ulaştı.
Pek çoğunuza belki komik gelecek, "e ne var?" falan diyeceksiniz. Yok yok benim için inanılmaz mutluluk verici bir olay bu. Düşünsenize olmadık işler peşinde koşan 500 kişi olduk biz!!  :))
Hem de ne çekilişle ne kurayla, kendi özgür mausuyla tıklayıp kaydolan 500 insan.
Hepinize teşekkür ederim!

Kafamda 500 kutukafalık bu devvv kadroyu çizmek vardı. Ama taşınmaydı, işte yüklendiğim yeni projelerdi derken olmadı. Baktım ki iş uzayacak çizebildiğim kadarını çizdim.
Alın size binbir surat kutukafalar..
Diyin bakalım siz hangisisiniz??

Kayıtlı olmayan okurlar, sizi de unutmadım! Alınmayın sakın, sizde davetlisiniz oyuna... Çok teşekkürler size de!

İster matristen koordinat bildirin (mesela ben L-5'teyim), ister şu bağlantıdan facebook'ta tagleyin..
Bu kadar laf yeter, hadi oynayalım!:))




14 Eylül 2010 Salı

iyi bak kendine...

Bu yazlık yerler insanla güzel...
Yok hava serinledi, yok bayram tatiliydi, yok okullar açılıyor derken, bi baktık kimse kalmamış...

Şimdi dışarıdaydım, hava oldukça serin.. Havuz başından Şecaettin Tanyeli'nin seslendirdiği şahane romantik bir tango yayılıyor siteye. Öyle tatlı tatlı çalıyor ki, çıkıp döne döne dansetmek geliyor içimden. Kimse yok ortalıkta ondan mı, yoksa şu buzz gibi öküzgözünün hatrı mı bilmem??

Evlerin ışıkları yanmıyor, çocuklar pata pata koşturmuyor, havuz başı boş, otoparkta yerler gani gani...
Her yer bir yalnız bir ıssız ki sormayın.

Biz de yarın dönüyoruz kış evine.
Bu yaz da bitti gitti işte.
Çocuklar serpildi, büyüdü, biz bir yaz daha yaşlandık...
Bazı umutlar kırık dökük elimizde kaldı ama, bazıları hayal bile edemeyeceğimiz mutluluklar saçtı yaşantımıza.
Üç yazdır salona alamadığım konsolu, seneye almak ümidi ile veda ediyorum yaza ve Bayramoğlu'na...

Patates adamın gözlüğünü, havalı bay şimşek'e boca eden bizzat minnaktır.
E gülmeyin ama moda değil mi zaten bu gözlükler??

Günaydın!!! Anne bak, ne güzel bir sabah...

-Merabayın bayan tavşan, nabersiniz?!
+Merabayın etfaiyeci bey, iyiyiz çok şükür!

Mutlu mutlu gülüyorum ben ne güzel!

Gidiyorum şimdilik...
Seneye görüşürüz e mi??

5 Eylül 2010 Pazar

... Nehir'i kaybettik ...

Kısacık ömrüne, kocaman insanların başedemeyeceği mücadeleleri, acıları, umutları sığdırdın.
Güzel yüzün, gülen gözlerinle hatırlayacağım seni melek...

Şimdi dinlen artık... sadece oyuncakların ve çocukça mutluluklar olsun dört yanında.
Hiç tanımadan öyle sevdim ki seni, bıraktığın boşluğu tarif etmem imkansız bebeğim.

sabırlar diliyorum...
(Nehir'e veda etmek için tıklayın)

3 Eylül 2010 Cuma

Yarından Önceki Bahar

Yapacak daha iyi bir şeyim olmadığı için zaplıyorum da zaplıyorum. Boş gözlerle o kanal senin bu kanal benim dolaşıyorum. Yerli kanallarda, hep birbirine benzeyen tipler beliriyor ekranda. Hep aynı profil. Şarkıcıların kıyafetleri, saç-baş ve aksesuarları hep aynı tornadan çıkmış gibi. Erkek olanlar, mahalle berberinin camına yapıştırılan dev Beckham kafası stilinde. Kadın olanların ise bir dudağı yerde bi dudağı gökte. Yüksek silikon enjeksiyonuna maruz kalmışlar gibi. Sanki silikon iğneyle değil de, arazözle verilmiş gibi... A-ha!! Bi tanesi kahkaha atarken kamera ağzına zumluyor!! Köfte dudaklar dev ve fantastik bir deniz yaratığı gibi açılıp kapanıyor.

Köfte dudak, mesela

Diğer kanala geçiyorum. Sunucu, karşısındaki kadın oyuncuya soruyor “peki Ayşe günlük yaşamda nasıl biridir?” Tuzak soruya bodoslama atlıyor Ayşe hanım, başlıyor kendinden üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmeye: “Ayşe aslında ekrandakinin tersine sakin ve çekingen biridir...” Bu bence en tiksinti veren röportaj formatı. Kadın alttan alttan övmeye başlıyor kendini. Kendinden başkası gibi bahsettikçe coşuyor. Zaplanmayı hakediyor..

Sıkılıp kapatıyorum televizyonu. Uzandığım yerde, tavana dikip gözlerimi, boş boş bakıyorum. Gündüz yaşadığım akla ziyan olaylar geliyor aklıma. “Yarı deli insanlarla uğraşmak ne zor” diye düşünüyorum. Hele ki başına musallat olan bi tanesi varsa yaşadın. Benim var mesela! Musallat arada bir coşar, olmadık laflar, fikirler, olaylar yumurtlar. Musallatla yaşadıklarımı bi kenara yazmadığıma nasıl pişmanım bilseniz. “Ulan keşke not etseydim şunları, yarın öbür gün anılarımı yazarken kullanırdım ne güzel” diye düşünüyorum. O anda kendimi anılarımı yazmayı planlarken yakalıyorum! İnsanlığın benim anılarımı okumaya çok ihtiyacı var tabi. Hani yarın öbür gün “atalarımız nasıl insanmış lan” derse yeni nesiller, “alıp okusun, öğrensin çocuklar” diye mi düşünüyorum acaba, bilmiyorum...

Neyse bu fikri de beğenmeyip zaplıyorum kafamdan...

Mutfağa doğru yürürken kafamda bi kıpır “Yarından Önceki Bahar gibi kuyruklu ve anlaşılmaz bi isim koy kitaba” diyor. Kitabı eline alan “lan ne demek istiyor bu şimdi” diye düşünsün. “Valla bak, böyle kitaplar çok havalı gibi oluyor” diyor. "Hadi leyn" diyip yürüyorum.

Kafamda şöyle bir cümle beliriyor: "OİP aslında çizmeyi yazmaktan daha çok seven bir kadındır."
Kendime çok fena kızıyorum...

1 Eylül 2010 Çarşamba

Kadınların Kabusu - 7

Göz pınarında biriken makyaj kalıntıları!
Bi nevi göz tatağı :))