Sayfalar

29 Şubat 2012 Çarşamba

Ne biçim...

Hayatın getirdikleri bazen 'ne biçim' şeyler oluyor.
Ben tam da şu anda, bir 'ne biçim' öbeğinin ortasındayım mesela.

.....

20'lerin ilk yarısında arkadaşların düğün derneklerinde bir araya gelip, gülüp eğlenen civeleklerdik.

20'lerin sonları 30'ların başlarında kendimizi, doğumhane kapılarına, çeyrek altınlara verdik.

30'ların sonu 40'ların başı ise tam bir facia. Bir zamanların civelekleri olan biz, artık hastanelerde, cenazelerdeyiz...

.....

Şu anda çok tarifsiz ve karmaşık bir dönüm noktasındayım. Babam için ümitler bitti. Artık umut kalmadığını söyledikleri o an, aynen eski Türk filmlerindeki gibi kulaklarımda yankılanıyor sürekli.

Hiç isyan etmedim, isyan neye yarar?
Bu ne bizim, ne babamın suçu. Kime isyan edeyim? Bu kötü hastalık malesef babacığımı buldu. Her türlü tedaviyi denedik, hep ümitli olduk, son ana kadar hastanelerde çare aradık. Ama çare yok. Onu dün ambulansla eve getirdim. Kendi evine gitmek isterdi şüphesiz ama oraya götüremezdim. Çocuklarından uzak başka bir şehirde olmazdı.

Hastalığının başından bu yana tüm aile seferber olduk. İnanın anne-babaların yaşlılıktaki hastalıkları ve bakımları öyle kolay olmuyor. Bu şikayet değil. Bu gerçeğin ta kendisi. Bu bakımı ve desteği sadece evlatlar vermiyor, eşlerimiz, çocuklarımız, eş, dost ve hatta mesai arkadaşlarımız da bu süreçte fedakarlık yapıyor.

Eşin tutum ve desteği ne kadar önemli bilseniz. Bazen benden daha çok onlara evlatlık eden bir eşim var. Keza abimin eşi de aynı. Bu hastalık işlerinde hayat insanları sınıyor. İlişkiler, duygular, insanlar ve hatta kendin. Hepsi buna dahil. Ne biçim değil mi?


Babamın elini tutuyorum olabildiğince. Onun bu halini görmek, sesini duyamamak içimi lime lime ediyor. Onun o canlı, güçlü, çevik halleri geliyor hep gözümün önüne. Başını okşuyorum bir çocuk gibi. Babacım benim. Bir tanem.

Eve döndüğümüz için annem rahatlıkla hep yanında. Babam O'nu hep görebileceği şekilde oturtuyor. Annem hep ellerini tutuyor. Dün tüm gün konuşamayan babam, onca yolun ardından anneme kavuşunca dile geldi. Zorlanarak ederek de olsa 'seni seviyorum' dedi anneme. Onlar hep birbirine aşıktı, 46 yıldır hiç ama hiç ayrılmadılar. Hayat yoldaşı bu, ayrılmayı kim ister ki hem?

Anneme durumu anlatma işi bana düştü. Hazırlaması gerek kendini. Söyleyemedim açıkça. Hastanedeki son ziyaretin ardından, arabada yalnız kaldığımızda, o önde ben arkada oturuken, göz göze gelmeden, 'biliyorsun bu kötü bir hastalık' diyebildim çok düşük bir tondan. 'Biliyorum' dedi sesi titreyerek 'acı çekmese'.... Şaşırdım ve rahatladım. Annem çok güçlü ve mantıklı bir kadındır. Öyle ki babamı bile, bu zor hastalık ve tedavi sürecinde bu gücüyle daha yukarılarda tutabilmiştir. Hep umutbaz hep iyiye inanan bir kadın oldu hayat boyunca. O güçle hepimize ilham kaynağı oldu. Ben, babam, abim hep onun bu enerjisini örnek aldık ya da alamadıysakta, o enerjiye bıraktık kendimizi.

....

Çocuklar da dahil bu sınava. Dedesiyle büyüyen bir Bora var evde. 3 yaşından bu yana yazlarını birlikte geçirdiği, güreştiği, su birikintisinden larva topladığı, lunaparklara, parklara birlikte gittiği, kargo baskınları ile sürpriz hediyelerine hasta olduğu, koynunda uyuduğu dedesi. Onu da hazırlamamız gerekiyor bu duruma. Nasıl olacak ki bu, nasıl izah edilir yavruya?

....

Yarın 1 Mart. Babamın doğum günü.
72 yıllık ömrünün belki de en zor günü....
Ne biçim değil de ne?

21 Şubat 2012 Salı

Yeni: Star Wars Kutukafalar

Bu sabah yeni aldığım kalemleri denerken çizdiğim Star Wars kutukafalarım.
Bunlardan tatlı olmasın ama bir ünlü çizgi roman serisinin baş karakterlerini de çizdim. 
Onlar da yarının neşesi olsun.


20 Şubat 2012 Pazartesi

Kalp burun


Kutu kedi imalatına geçtim :) Bütün hafta sonu boyunca, bu tatlı, kalp burunlu minikleri çizdim, renklendirdim. Yakında, vakit bulup becerebilirsem ETSY'den paylaşacağım.
Güzel haberlerle dolu bir hafta olsun!

16 Şubat 2012 Perşembe

Anladım

Geçtiğimiz haftayı Ankara'da, hastanede geçirdim. Babamı yatırmak zorunda kaldık. Artık herşey daha zor. Pek zayıflamış, küçük bir çocuğa dönmüş bedeni. Hala deniyor, hala asılıyoruz. İki hafta daha hastanede kalacak. İnsan umut ettiği sürece yaşarmış, bizimki de o hesap....

Geçen tüm bu süreçte, yani hastalığın başından bu yana olgunlaştım, güçlendim ben sanki.

Anne-babalar yaşlanıp, güçten düştüklerinde, roller değişip, evlatlar anne-baba, onlar çocuk oluyormuş meğer onu anladım.

Böyle zamanlarda birilerinin çok iyimser ve çok güçlü kalması gerekiyormuş sonra.

Tüm karamsarlık ve tükenen umutlara inat, iyiliğe, kurtuluşa, mutlu sonlara inanmak için herkesi harekete geçirmek lazımmış meğer.

Ve son olarak... Anneliğin sorumlulukları, zorlukları birşey değilmiş. Asıl yürek isteyen, gerektiğinde anne-babaya annelik etmekmiş, onu anladım.

3 Şubat 2012 Cuma

Lana Del Rey

Size bugün, Lana Del Rey isimli, bunalımlı ve fakat dinlemesi zevkli parçaları olan, botoksun dozunu fazla kaçırmış fantastik plastik suratlı bir hatun öneriyorum.

İlk klipteki Video Games isimli parçayı mutlaka radyolardan dinlemişsinizdir. Genelde parçaları hep böyle karanlık ve hafiften ağıt gibi, Kafa dinleyeyim, biraz melankolik takılayım derseniz peş peşe dinlenir, güzel gider.
    



Ben en çok şu aşağıdaki, Blue Jean-Penguin remiksini beğendim. Diğer tüm parçalarını youtube'dan dinleyebilirsiniz.

Herkese neşeli bir hafta sonu dilerim.

2 Şubat 2012 Perşembe

Minik okurlar için kitap toplama kampanyası

Benim gibi okullu çocuk annesiyseniz, yıl içinde okunan kitapları nereye sığdıracağınızı bilmezsiniz.
Kitap işi çok zor. Yani saklasan kütüphaneler yetmez, versen, yerini buldu mu bulmadı mı endişesi.

Tam da bir koli kitap ayırmışken, bu sabah mailime gelen güzel bir paylaşım talebini gördüm:
Aynı zamanda köy okulunda sınıf öğretmeni olan Kitapkolik.net isimli kitap blogunun sahibi, Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde bulunan okullarında kütüphane bulunmadığını ve maddi imkanların, çocuklar için kütüphane oluşturmaya izin vermediğini yazmış. Sosyal medyada bir kampanya yaparak, kitap toplamak üzere kolları sıvamışlar.

Çorbada tuzumuz olsun diyenler, gelin bu kampanyaya destek olalım. Detaylı bilgiye ulaşabileceğiniz linkleri aşağıda paylaşıyorum:

1 Şubat 2012 Çarşamba

Yeşil çaya koy beni

Bir avuç badem, iki bardak yeşil çay, organik sebzeler, zerdeçallı bişeyler, suda bekletilmiş cevizlerle sonsuz sağlıklı yaşamın kapısını aralamak için sırada bekleyen ne çok insan var.

Maşallah hepsi de ayrı bir marifetli bu otların, yemişlerin falan, boş yok yani. Adaçayı diyorsun mesela: "Oooo aman günde dört bardak iç kan şekerin düzelsin, tansiyonun dengelensin, dimağın açılsın" diyorlar. Yeşil çay diyorsun, orada dünya duruyor. Tam bir star tam bir başrol oyuncusu yeşil çay. Yeşil çayı içen mi ararsın, yüzüne sürüp maske yapan mı, dondurmaya koyan mı, neler neler...


Hayır, sorarlar adama. Hormonun, zehirin, tarım ilacının her türlüsü her öğün bedende. Deterjanıydı, kir çözücüsüydü, yumuşatıcısıydı, klimasıydı, oda spreyiydi derken, ağzından, burnundan, teninden doya doya zehir emmek bedava.
Hava kirliliği, egsoz, pislik desen her yerde. 
Musluktan akan suda bile arsenik var.

Yeşil çayı doldurup, fetüs gibi içinde yaşasan, sabah akşam kendini demlesen, yine yetmez yine yetmez.