Sayfalar

27 Şubat 2013 Çarşamba

yerlerrrr!!!!



söyleyin bana, kimde var bu tatlılık ha kimde?
az önce sıkıntılı bir görüşmeden çıktım. böyle kanatlarım düşmüş ve moralim yerlerde söylenip dururken, masamda unuttuğum telefonun ekranında beliren instagram bildirimlerini gördüm.

dokunur dokunmaz ekranda beliren tatlılıktan ağzım açık kaldı, sevinç ve şaşkınlıkla karışık duygularla gözlerim yaşlarla doldu.

bu olağanüstü tatlı kutukafa popcake, sanat eseri pastaların adresi Hansel ve Gretel Butik Pasta'nın yetenekli olduğu kadar naif yaratıcıları sevgili Ebru ve Ayşem'in ellerinden çıkma.

günümü unutulmaz kılan güzel hanımlar, ne kadar teşekkür etsem az bu güzel sürpriziniz için.

yerlerrr!!!! diye bir kez daha seviyor, o pembik yanaklarını sıkmak istiyorum.


25 Şubat 2013 Pazartesi

Bahar depresyonu mu artık her neyse....


ayile çizimimiz...
Bir önceki yazı biraz salya sümük olmuş sanki. Mikla’nın yorumu o yazıda aktarmaya çalıştığım duyguyu daha da iyi ifade edebilmeme yardım etti. Şöyle ki;
Çocuklarımı ayrılamayacak biçimde kendime bağlamak, hayatları boyunca hep herşeylerinin içinde olmak değil istediğim. Kendi ailemden örnek verirsem: 17 yaşımdan sonra aile evime hiç dönmedim. Üniversite, iş, evlilik derken küçük yaşlardan itibaren hep kendime ait bir hayatı ve kendi sorumluluğumu taşıdım.

Asla “ah vah” etmediler. Her zaman yakından ilgilendiler benimle, ama bir o kadar da saygılı ve mesafeli oldular.

Şimdi anlıyorum ki, her ne kadar uzaktan izleyip “hadi hadi sen doğrusunu yaparsın” diye yüreklendirseler de beni, içleri her zaman delicesine pır pır edermiş. Anne-babalık böyle birşeymiş. O destek,  uzaktan bile hissedilen o güven, aslında ne fırtınaları, ne sevgi ve şefkat dolu duyguları barındırırmış.

Dünyanın neresinde olursa olsun, ne kadar sağlam ve güçlü durursa dursun yaşamın karşısında, her evlat anne-baba için ince bir yürek titreyişi malesef.

Evlatlar yuvadan ayrıldıklarında belki bir daha hiç bir zaman anne-babaya ihtiyaç duymayacaklar evet, ama gün gelecek, anne ve babanın onlara ihtiyacı olacak.

Çünkü yıllar geçtikçe, yaşlar büyüdükçe, hayat tersine dönüyor... gün geliyor çocuklar anne-baba, ebeveyenler bir çocuk kadar savunmasız ve korunmaya muhtaç kalabiliyor. Bunu çok yakınlarda yaşamış olmak belki, beni bunları düşünmeye itiyor...

"aaa çocukları bize baksınlar diye doğurmadık şekerim" diye beylik laflar etmenin de alemi yok. Elbette öyle değil, hayat onları nereye götürecek, nerede olacaklar hiç bilinmez. Ama sevgilerini hissettirsinler bize. Canımdan can olan ve her anını aklımın, kalbimin köşesine yazarak büyüttüğüm çocuklarımın "seni seviyorum" demesi yetecek bana biliyorum.

Hayat onların. Yüreklerinde merhamet ve sevgi olduğu sürece, çok mutlu ve iyi insanlar olacaklarından zaten hiç endişem yok. 
Çok arabeskim bu aralar çok...

17 Şubat 2013 Pazar

annelik ne biçim.....


Hayat...
İnsan durup düşününce inanamıyor.
Lise yıllarım, üniversite zamanlarım, evlilik, ilk işe girişim, ilk terfim...

Offf ne zamanlar, ne büyük olaylar, ne önemli roller. Her adımda dünyanın en önemli işini yaptığını sanmalar, kendini dünyanın merkezinde görmeler. Daha dün "mesele" olan şeyler bugün ne kadar küçük ve önemsiz gözüküyor buradan. Uçaktan şehirlere bakar gibi. Uzaklaştıkça minicik ve detaysız, herşey birbiriyle aynı...

Ah bu çocuklar... Bunlar hep güncel ve önemli...
Biliyor musunuz ne düşünüyorum bu aralar: gelecekte nasıl olacak ilişkimiz acaba? Bizi sevip sayacak, özleyecekler mi... Evlerine gidip kaldığımızda, bir çek-yatta iki geceliğine hani, gönül rahatlığıyla olabilecek miyiz orada?

Bugün öpüp koklamaya doyamadığım, koynumda kokusunu içime çektiğim, boynuma sokulup "seni çok seviyorum" diyen bu sıpalar, yarın kendi hayatının "esas adamı" olduğunda, bambaşka bir yaşama savrulduğunda biz nerede olacağız?

İçim burkuluyor ha, şimdiden özlüyorum deli deli...
Annelik ne biçim... Her şeye peşin peşin üzülmeli...
......

8 Şubat 2013 Cuma

şampuan reklamı değil



chocolatechiprookie.tumblr.com un tatlı sahibesi için çizdiğim logo/banner çalışması.

Gezer terliklerim nerde?

Ne arsız 40'mış bu bilmem?
Pek havalı geldi ama sonra çıktı foyası ortaya.
Nasıl mı, anlatayım.

Havası hediyesi oldu, bizim bey beni aldı uçurdu İstanbul semalarında. O ne harika bir gündü, ölsem unutmam (ne boş laf değil mi? ölünce nasıl hatırlayacaksak?)

Tam bir sürprizdi. Gidene kadar ne olduğunu söylemedi bana. Böyle şehirden uzaklaşıp, ormana doğru gidince, benim tahmin "hatıra ormanı"na doğru yön değiştirdi (hayal kırıklığı da cabası) fakat pisti görünce bastım çığlığı, inanamadım!

Çocuklarla birlikte bindik; köprüler, Kız Kulesi, tarihi yarımada vs... boydan boya gezdik. Müthişti...

Buyrun Taksim'in hali....
 
Foyası ise geçen hafta belli oldu. Bildiğin kaplıca tatili yaptık. Ovalamalı, keseli, spalı, masajlı, termalli. Ayol adı "SPA Oteli" olunca havalı, "kaplıca" diyince siyatikli teyze tatili oluyormuş.

Afyon'a gittik, suyu falan iyi diye, suyu iyiymiş gerçekten. Otel de iyiydi ama nasıl söylesem profil biraz başkaydı. Yani işin içinde kaplıca, şifa, termal anahtar kelimeleri girince, emmi, yenge, bacanak da bol oluyormuş. Hee ben bunun suyunun şifasını aramam gider saunasına, macera duşuna, masajına bakarım dersen gidersin Sapanca'ya Antalya'ya ama illa minerali bol olsun dersen işin rengi bu.

Çok dinlenip, çok pembeleştiğimiz bir tatil oldu. Ama 2 gün daha kalaydık, gıdıdan bağlamalı, gezer terlikli bir Oip'e dönüşebilirdim.

Şifa bulmaya gittiğimiz tatilden artı ikişer kiloyla dönmüş olmamız da cabası. Dedik ki "aslında işletmeciler akıl edip odalara tartı koysa, bak bakalım ölesiye yiyor mu misafirler"

Böyleyken böyle. Havasıyla, civasıyla kırkın ilk günleri böyle geçiyor. Sen neler yapıyorsun iyi  misin? :))